Çocuk olmak : "Dünyanın en büyük özgürlük bildirisini gülerek imzalamaktı." Yaş almanın getirdiği yaşanmışlıkların sancısı her geçen gün kıvrana kıvrana eritmezdi seni. Belki de en büyük sancın yediğin yemeğin verdiği rahatsızlıktı.Sindirim sistemin ya da midenin sana küçük bir şakası.
Muti
Gönül yarasından sakınmak gerek Ki yoktur cihânda onun merhemi, Elinden gelirse gönül yıkma ki Yıkık gönlün âhı yıkar âlemi.
14 Mart 2015 Cumartesi
10 Şubat 2015 Salı
"Acı"msanamaz
Acının olduğu her toprağa, o topraklarda yaşayan her millete ve o milletin talihsiz tüm bireylerine karşı bir bağlılığım vardır.Bu bağlılığı oluştururken içimde din,dil,ırk ayırımı yapmam.Ten rengi değildir beni uzaklaştıran ya da dinin farklı olması. Saf “acı” ve boyutudur.Çünkü yaşanan bu değerlendirmelerin hepsinden daha “kutsal” gelir bana, çeker adeta kendine içinde ki tüm insanlarıyla beraber. Plânlamadığım bir hasret ve aitlik hissederim o topraklara o insanlara.
Elmas gibi parıldayan vicdanlarına bakmaksızın,kendi vicdanlarını tanımlamak istersek kömür karası ifadesini kullanabileceğimiz medeniyet uşaklarıyla her cephede savaşmak isterim. Bu yolda sonsuza kadar kaybetmek bile zaferlerin en büyüğü gibi gelir bana.Anlatmak dininin,ırkının,acıların ayrımını yapmadan haykırmak tüm insanlığa, mağlubiyete muhtaç kalsak bile bir zaferdir adeta bize.
İnsan olduğumuzu hatırlatır bize vicdanımızın olduğunu inançların hala yaşıyor olduğunu ve mutluluğun o Nirvana`sında kendi Tanrınızla olan sohbetin koyuluğunu hissettirir size.Anlatmayı ve bu uğurda savaşmayı göze alacak cesarete sahipseniz.Karamsar olduğunuz noktalar da olacaktır elbet yine de insanlığın arınmasını sağlayamazsınız bile kendi arınmanızı bir nebze yapmış olursunuz. Değersizlik yerini değere; insana ait olan değerin farkındalığında olma haline bırakır sizi.Peki önce acıyı tarif etmek mi istiyorsunuz ? Orta Doğuda anlamsız bakışlarla az önce ailesinden birilerini kaybetmiş ufak çocuğun gözlerine bakın. Deklanşöre basacak kadar güçlüyseniz o anı ölümsüzleştirip tüm insanlığın kalbine sokun. Bunla sınırlı değil tabi.Şimdi de sizi başka bir acıya sürüklemek istiyorum : Suriye`de sırf ailesini ve ülkesini,hayatında ki rahatı bırakıp insanlığa faydalı olma arzusuyla günde saatlerce çalışan o doktorlar ve asistanlarına bir göz atın.O kadar zor şartlar altında kimi zaman umutsuzca kolayca yok edenlerin aksine bir hayatı kurtarmak için verdiği çabaya bakın.Gözünden bedenine yayılan o yorgunluğu ruhundan gelen “yaşatma arzusu” ile nasıl yendiğine şahit olacaksınız.Peki ya sırf ülkesine sadakat amacıyla aslında hiç problemi olmadığı bir milletin insanına sırf teni,dini,ırkı farklı diye silah doğrultan askerin gözlerinde ki kine odaklanmak istersek o yok etme arzusuna burada kime acımalıyız? Kim daha aşağılık kalabilir ve kimi suçlayabiliriz? Yukarı da ki doktorla aynı milletten olduğunu varsayarak öldürmek ve yaşatmanın tüm coğrafyalara sımsıkı bulaştığı bu dünya da “düzene ve kendimize” ne kadar acımalıyız? Nasıl savaşmalıyız? Kim bilir belki de bir yerden başlamalıyız. Bana sorarsanız nereden mi?
Eğer hala oradaysa “vicdanımızdan.”
2 Şubat 2015 Pazartesi
Brugge`a dair
Aitlik hissiyatını son harfine kadar yaşadığım sokaklardayım ; " Beni adeta bulunduğum yüzyıldan çekip alan ve ait olduğum yere usulca bırakan Brugge sokaklarında." Modernizme usulca orta parmağını göstermiş ve kapitalist ağızların iştahını tüm gayretiyle kursağında bırakmayı başarmış buram buram kendin olmayı hissettiğin bu şehir ve sokakları..Gerektiğinde kızgın yüzünü gösterdiği gibi,şehrine gelen her yabancıya temkinli bir o kadarda kibar bir "Merhaba" ile bağrını açan bu şehrin sokaklarında yürümek dünyanın geri kalanını özellikle kendini "medeniyet" olarak adlandıran şehirlerin sinsi bakışlarına karşı yüzünü çevirip gülümsemek gibi.Bir kaçış için "sizi tüm dostane duygularıyla" karşılayan bu şehirde önce Dweersstraat Caddesi boyunca yürüyordum yalnız başıma bana eşlik eden bir "Brain Crain" eseri ile birlikte..Görsel olarak doyumsuzluğun zirvelerinde olmamı pekiştiren bir müzik ile birlikte yürümek beni dünyanın geri kalanından sanki bir şekilde ayırıyordu. Yoo,hayır böbürlenmek ya da kendini büyük görme hali değil bu daha çok mekanın,anın ve zamanın değerini belki de uzun zamandan beri ilk defa vermek. Kafamı kaldırıp baktığım gökyüzü daha bir berrak sanki daha bir aşk doluyum hayata karşı ve daha bir önemli yaşadığım zaman parçası.Bu şehre ve bu şehrin sokaklarında bir kadına aşık olmak için o kadar çok sebep var ki. Buram buram tarihin, kahve kokuları ve eşsiz fırınlarıyla marine edildiği sokaklarda sevgiliyle el ele dolaşmak , tek başınıza müzik dinleyerek yürümekten daha cazip gelebilir size. Bana sorarsanız her ikisini de yapmalısınız. Kanalı arkanıza alıp sevgilinize dönüp dakikalarca gözlerinin içine bakmak yaşayacağınız anı fazlasıyla ölümsüzleştirecektir çünkü bu noktada Brugge size fazlasıyla yardımcı edecektir. Bunları düşünürken amaçsız bir şekilde şehrin sokaklarından teker teker buseler aldığımı fark ettim. Neredeyim? diye kabaca bakarken etrafa, kendimi "Bizim Leydi Klisesi" önünde buldum.O an düşündüğüm : " Keşke dinler ve onu temsil edenlerde bu binanın kendisi gibi olsaydı içlerindeki pislik ve çamuru en azından bu binanın dış cephesi gibi eşsiz bir hale sokabilseydi." Düşünce ve gerçeklik arasında mekik dokuduğum bu saatlerde etrafta gördüğüm "danteller" ilgimi çekti. Aldım elime baktım "Rahibe işi" özenle işlenmiş ve elinize ulaştığında size bir çok hikayeyi veren bu el işinin değerini anlamak için yeterince "yaşayan bir bireyim." Kendi hikayesinin verdiği merakla birlikte düşünürken usulca çantama koydum bu "hikayeyi."
Devam ettikçe gördüğüm yosun tutmuş köprüler ve sarmaşıklarla dans etmekten rengi değişmiş evler..
Yüzeysel bir gezinin bile beni büyülediği bu şehrin sokaklarını odama dönmek için arşınlarken düşünmeden edemiyorum : "Mutlu olanın sadece ben olmadığımı usulca fısıldıyor. Belki de diyorum içimden bu şehrin mutluluğudur beni ve burada ki insanları mutlu yapan. Bu şehirdir içinde ait olduğum kadını ve hayatımı barındıran.."
Kaydol:
Yorumlar (Atom)